Mary Shelley’nin 1818’de yazdığı Frankenstein: The Modern Prometheus, sinema tarihinin belki de en çok uyarlanan eserlerinden biri. Boris Karloff’un 1931’deki o ikonik duruşundan Kenneth Branagh’ın 1994’teki tutkulu ama tartışmalı yorumuna kadar onlarca versiyon izledik. Ancak neredeyse hiçbiri, Shelley’nin acı dolu, gotik ve felsefi çekirdeğine sadık kalamadı.
2025’e geldiğimizde Guillermo del Toro, Hollywood’un en takıntılı yönetmenlerinden biri olarak, 20 yılı aşkın süredir yapmak istediği Frankenstein uyarlamasını sonunda hayata geçiriyor. Ve ortaya, hem klasik gotik anlatıya hem de modern sinema diline saygı duruşu niteliğinde görkemli bir film çıkıyor.
Guillermo del Toro
Guillermo del Toro, fantastik sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri. “Pan’ın Labirenti” (2006) ve “The Shape of Water” (2017) gibi Oscar kazanan yapımlarıyla tanınan Meksikalı yönetmen, karanlık masalları benzersiz bir görsel dille anlatma konusunda ustalaştı. Yaklaşık yirmi yıldır Frankenstein uyarlaması yapmayı hayal eden del Toro, bu projeyi “Pinocchio”sundan (2022) hemen sonra hayata geçirdi. Yönetmen, her iki hikayeyi de aynı madalyonun iki yüzü olarak görüyor: yaratılış, yaratıcı ve insanlık üzerine derin sorgulamalar.
Del Toro’nun Frankenstein’a bakışı diğer yönetmenlerden farklı. Onun için bu, bilimin kötüye kullanımı hakkında bir uyarı hikayesi değil, başarısız ebeveynlik, bağışlama ve birbirimizi dinlemenin önemi üzerine bir insanlık dramı. Latin Amerika bakış açısıyla anlatılan Avrupa masalı olarak tanımlıyor kendi versiyonunu.
Sinematografi
Her kare, gotik atmosferin içinde nefes alıyor. Bernie Wrightson’ın 1983 tarihli “Frankenstein” çizgi romanından esinlenen Yaratık tasarımı, Jacob Elordi’nin 10 saate varan makyaj seanslarıyla hayat buluyor. Cinematography ve prodüksiyon tasarımı Alexandre Desplat’ın müziğiyle birleşince, film görsel bir şölene dönüşüyor.
Del Toro’nun en çarpıcı tercihlerinden biri, dijital efektlerden ve yapay zekadan uzak durması. “Gerçek setler istiyorum. Dijital istemiyorum, yapay zeka istemiyorum, simülasyon istemiyorum. Eski moda zanaatkarlık istiyorum: insanların boyaması, inşa etmesi, çekiçlemesi, sıvaması” diyen yönetmen, Victor Frankenstein’ın laboratuvarını ve Kaptan Anderson’ın gemisini tamamen fiziksel setler olarak inşa ettirdi.
Bizce
Filmin en büyük başarısı, aksiyon dolu bir korku filmi olmak yerine duygusal bir drama olarak konumlanması. Del Toro’nun deyişiyle “Bu bir korku filmi değil” ve gerçekten de değil. Film, yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkiyi, ebeveynlik sorumluluğunu ve insanlığın anlamını sorgulayan derin bir çalışma.
Oscar Isaac, Christoph Waltz, Charles Dance ve özellikle Jacob Elordi’nin performansları olağanüstü. Elordi, günde 20 saate varan çekimlerden hiç şikayet etmediğini söylüyor ve “Bu karakteri oynarken kendimi en evimde hissettiğim anlar” diyor. Bu tutku ekrana da yansıyor.
Filmin yavaş tempolu anlatımı bazı izleyiciler için zorlayıcı olabilir. 166 dakikalık süre, hikayenin derinlemesine işlenmesine olanak tanısa da, tempo düşüklüğü dikkat dağınıklığına neden olabilir. Ancak bu yavaşlık, karakterlerin iç dünyalarını keşfetmek için gerekli.
Sonun orijinal romandan farklı olması da tartışma yaratabilir. Del Toro, trajik hikayeye bir bağışlanma ve anlayış boyutu ekleyerek, daha umut verici bir final sunuyor. Bu değişiklik, bazıları için güçlendirici, bazıları içinse eserin ruhundan uzaklaşmak olarak görülebilir.